İbrahim Tığ
“Fahriye Abla” şiiri, Ahmet Muhip Dıranas’ı üne kavuşturan ve bir o kadar da kendisiyle özdeşleşen, Türk edebiyatının da gizemli şiirleri arasında yer alır.
1935 yılında Varlık dergisinde yayımlandığında büyük beğeni toplayan ve ses getiren bu şiir, kendisi hakkında en çok yazı yazılan şiirdir ve aynı zamanda filmi çekilen ilk şiir olma özelliğini de taşır.
Geçmiş zaman cümleleriyle kurulan ve geçmişin usta bir anlatımla ortaya konulduğu Fahriye Abla’nın okuyucu tarafından beğenilip sevilmesi ve kalıcılığı da buradan gelir.
Şiirlerinde aşk duygusunu ve doğa sevgisini sıkça işleyen, çağrışımlarla yüklü bir dil kullanan Ahmet Muhip Dıranas’ın “Fahriye Abla” şiiri de şairin diğer şiirleri arasında, gerçek hayattan izler taşıması ve uygulanan teknikler açısından da ayrı bir yere sahiptir.
Şiir, yedişer dizelik ve dört bölümden oluşur. İlk iki bölümde Fahriye Abla’nın içinde yaşadığı ev, mahalle ve ortam, üçüncü bölümde ise, Fahriye Abla’nın kişisel özellikleri ve son bölümde de trajik sonu anlatılır.
Bu şiirin asıl başarısı ise şairin kendi iç dünyası ile fakir bir mahalle insanlarının yaşayışlarını iyi bir gözlemle yansıtmasından kaynaklanır. Bu başarıda geri dönüşler yapılarak geçmişin izlerini sürmesi de etkilidir.
Üzerinden onca yıl geçmesine rağmen unutulmayan masum bir aşkın hikayesi olan şiirin ilk bölümüne baktığımızda, şairin çocukluğunun geçtiği ve özlemini duyduğu mahallesini anlattığı görülecektir. Şair çocukluğunda bu yerde oturmuştur. Bu mahalleden şairin aklında kalan mevsimin kış olması ve mahalle insanının erkenden evine çekilmesidir. Bu özelliğiyle şairin usunda hem bu mahalle hem de Fahriye Abla hayat bulur.
Şiirin ilk iki dizesindeki “havanın keskin bir kömür kokusuyla dolu olması” ve “kapıların gün batmadan kapanması” ifadeleri mahallenin, tek katlı evlerden oluşmuş ve sosyal hayatları hemen hemen hiç olmayan fakir ya da orta halli bir mahalle olduğunu gösterir. Fakir ama güzeldir, samimidir ve sıcaktır. Şairin özlem dolu haykırışı bundandır.
Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar
Bu afyon ruhu gibi baygın mahalleden
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve akpak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye abla
Şiirin ikinci bölümünde ise şairin asıl anlattığı, bu mahalleyi güzelleştiren Fahriye Abla ve onun evidir. Bahçesinde akasyalar açan, dere kenarında bulunan yaz kış penceresinde çiçek eksilmeyen, sarmaşıklarla bezenmiş, kutu gibi küçücük bir evdir bu. Fahriye Abla’nın kaldığı evi ustaca betimleyen şair, böylelikle hayal dünyasına yeni renkler kazandırır. Pencerelerinde yaz kış çiçekler olan kutu gibi küçük evler, çevresiyle uyumlu ve bir tür yaşama sevincini yansıtan bir manzaradır şair için. Burada yaşayan küçük insanların küçük dünyalarıdır anlatılan aslında. Aslında ilk mısradan itibaren Fahriye Abla’nın ne kadar hayat dolu bir insan olduğunu anlıyoruz. Yaz kış gülümseyen bir kişiliğe sahip olan Fahriye Abla'yı bize şirin kılar şair bu şiirinde. Onun oturduğu eve Fahriye Abla'nın güzelliğini, şirinliğini ve iç dünyasını da yansıtmıştır.
Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede
Yaz kış yeşil bir saksı ıtır pencerede
Bahçede akasyalar açardı baharla
Ne şirin komşumuzdun Fahriye abla
Üçüncü bölümde de Fahriye Abla'yı anlatmaya devam eden şair, onun fiziki özelliklerini de ortaya koyar. Saçının uzunluğundan, saçını kestirmesinden, teninin renginden, boyunun kısalığından söz eder. Duygusal tasvirlerin yanında, teninin beyazlığından, gözlerinin ve dişlerinin güzelliğinden söz eder. Böylece Fahriye Abla’nın hem iç dünyası hem de dış görünüşü özetlenir.
Bileziklerle dolu bileklerinin erkekleri cezbetmesinden yola çıkarak farklı bir özelliğinden söz eder. Kısa etekler giyen ve bu eteklerin rüzgarda açılmasına aldırmayan, açık saçık şarkılar söyleyen kadındır Fahriye Abla. Ancak bunların hiçbiri şairin gözünde Fahriye Abla'nın değerini azaltmaz.
Mahalledeki bütün kopukluk ve uyuşukluğa rağmen hayata gülen ve geleceğe dönük umutları olan tek insandır Fahriye Abla. Hayalinde kurduğu bir dünyası ve beklentileri vardır.
Önce upuzun sonra kesik saçın vardı
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin
Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla
Ne çapkın komşumuzdun sen fahriye abla
Fahriye Abla’yı şairin eşi MünireDıranas ise şöyle anlatıyor:
“Halk bu şiire bayılıyor! Ben evlendiğimde Fahriye kim bilmiyordum. Bu ünlü şiiri öğrenince ‘Kim Fahriye?’ diye sordum. İlişkisi olan bir komşusuymuş. Yani olay şu: Muhip beyin babası askeri fabrikalarda çalışıyor. O sırada işçiler için Cebeci’de yaptırılan İşçi Evleri’nde kalıyorlar. Fahriye de Muhip beyin annesinin komşusu. Sürekli evlerine girip çıkarmış. Aslında Fahriye evli, çoluk çocuk sahibi bir kadın. Ama başkalarıyla da düşüp kalkan bir hafifmeşrep kadın. Zannediyorum Muhip beyi tavlamış o dönem. Muhip bey, o sıralar bir sübyan. Yeni erkek olmuş yani. Sanıyorum 15-16 yaşlarında. Fahriye de galiba sübyancıymış!” (25 Ocak 2009)
Gönül verdin derlerdi o delikanlıya
En sonunda varmışsın bir Erzincanlı’ya
Bilmem şimdi hala bu ilk kocanda mısın
Hala dağları karlı erzincan’da mısın
Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın
Hatırada kalan şeyler değişmez zamanda
Ne vefalı komşumuzdun sen Fahriye abla
Son bölümde ise şair, hatıralarından sıyrılarak yaşadığı zamana döner. Böylece yaşayıp gördüklerini değil, başkalarından duyduklarını anlatır. Fahriye Abla'nın bir delikanlıya aşık oluşunu ve o gençle evlenemediğini; Erzincanlı başka biriyle evlendiğini duymuştur. Şair, onun hâlâ ilk kocasıyla beraber olup olmadığını merak etmektedir. Çünkü “Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen” Fahriye Abla'nın bu hayatı sürdüreceğine inanası gelmemektedir.
“Delikanlı” ve “Erzincanlı” kelimeleri aynı zamanda Fahriye Abla'nın hayalleriyle yaşadıkları arasındaki zıtlıkları anlatır. Hayalinde yaşattığı delikanlıya gönül verir ama hayal kırıklığı yaşar. Doğduğu, yaşadığı mahalleden uzakta bir şehre, Erzincan’a savrulur. İlk üç bölümün son dizelerinde şairin; güzel, şirin ve çapkın komşusu olan Fahriye Abla son bölümünün son dizesinde “vefalı” komşu olmuştur.
Son bölümde dikkat çekici söyleyişler de vardır. Özellikle “Ne vefalı komşumuzdun sen Fahriye Abla” dizesinde aslında vefalı olan şairin kendisidir. Çünkü, mahallede her şeyi unutan şair, Fahriye Abla'yı unutamamıştır. Ancak şair bu vefalılığı yansıtma yoluyla hatırasında yaşamayı sürdürdüğü için Fahriye Abla’ya yüklüyor.
Yine bir başka dikkat çeken nokta ise, her bölümün sonunda “komşumuzdun” diye nitelendirdiği Fahriye Abla'yı son mısrada “komşumdun” diye niteler. Böylece onu, kendisinin unutamadığını dolaylı olarak ifade eder.
Fahriye Abla, çağrışımları ve göndermeleriyle her zaman ilgi gören ve görecek güzel bir şiirdir.
*
FAHRİYE ABLA
Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!
Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!
Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!
Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hâtırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla!
Ahmet Muhip DRANAS









