Reklamı Geç
Advert
Advert
Advert
Advert

AKBABA DERGİSİ

AKBABA DERGİSİ
Bu içerik 540 kez okundu.
Advert

İbrahim Tığ

 

Türkiye’nin mizah yazını alanında en önemli dergilerinden olan Akbaba, yine edebiyatımızın iki önemli ismi; Yusuf Ziya Ortaç ve bacanağı Orhan Seyfi Orhon tarafından 7 Aralık 1922 tarihinde kurulmuş ve yayın yaşamına ‘merhaba’ demiş.

Akbaba, 208 sayı çıktıktan sonra kapanıp, 1933'te yeni harflerle tekrar yayımlanmaya başlamış. Ama zaman zaman yayınlarına ara vermek zorunda kalmış: 1931-1933, 1950-1951 arası)

Kurucusu Yusuf Ziya Ortaç’ın 11 Mart 1967’de ölümünden sonra, Ergin Ortaç tarafından devam ettirilen Akbaba, 28 Aralık 1977’de kapandı. Akbaba, kendi alanında Türkiye’nin en uzun soluklu dergisi.

*

Dergide, eleştiri yazıları, tiyatro oyunları, fıkralar, rüya tabirleri, genç fırçalar köşesi ve karikatürlerden oluşuyor ve bu yazılar da o dönemin gündemini belirlemiş. Osman Celal Kaygılı, İbrahim Alaattin Gövsa, Ercüment Ekrem Talu, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Muzaffer İzgü gibi isimler de derginin yazarlarından.

Çizerleri arasında ise, Münif Fehim, Zeki Beyner, Fethi Develioğlu, Ali Ulvi, Ramiz Gökçe, Nemci Rıza, Cafer Zorlu, Samim Agar ve Semih Balcıoğlu var.

 Günümüz karikatüristlerinin ustalarının ustalarını yetiştiren Akbaba, yayın hayatı boyunca genç yazar ve çizerlere okul vazifesi gördü.

*

Şair-yazar Mithat Yaban ağabey Akbaba'nın 7 cildini hediye etmişti bana sağlığında. Herbir cildini gıdım gıdım özümseyerek okumuştum yıllar önce.

Böyle güzel bir eseri bana bırakan ve beni çok sevindiren Mithat Yaban ağabeyimi saygı ve özlemle anıyorum.

*

Bugün böyle karikatürleri yayımlayabilecek bir dergi var mı?

 

ŞIRACI-BOZACI

 

İşte size Akbaba’dan bir fıkra:

 

Şıracının biri İstanbul’un kenar mahalle kahvelerinden birine girer, çayını kahvesini söyler, kahve “müdavim”leri bu tanımadıkları kişiye “Hemşerim, hoş geldin, nerelisin, nereden gelip nereye gidiyorsun?” diye sorduklarında, aralarında şöyle bir konuşma geçermiş:

“- İstanbulluyum… Ama Arabistan’daydım…

- Arabistan’da öyle mi? Orada ne var ne yok?”

Bizimki biraz susarak kahve ahalisinin merakını arttırdıktan sonra konuşma şöyle devam edermiş:

“- Hiiç... Deniz yanıyordu…

- Ne, deniz mi yanıyordu? Yahu nerde görülmüş, deniz yanar mı?..

- İster inanın ister inanmayın, yanıyordu…”

Şıracı çayının kahvesinin hesabını ödeyip çıkar, semt kahvesi sakinleri de arkasından “palavracının biriydi…” diye biraz daha söyleştikten sonra konu unutulurmuş…

Bir hafta sonra bozacı uğrarmış aynı kahveye…

Aynı hoş beş sırasında o da Arabistan’dan geldiğini söylediğinde, bir hafta önceki olayın doğru olup olmadığını ondan öğrenmek isteyen kahve ahalisine şöyle dermiş:

“Ben denizin yandığını görmedim, ama araba araba kavrulmuş balık taşıyorlardı…”

Böylece, İstanbul’un o semtinde haftalarca, Arabistan’da denizin yandığı konuşulurmuş…

Bizim şıracı ile bozacı daha sonra bir başka semt kahvesine sırayla gider, ilki Arabistan’da develerin uçtuğunu söyler, ikincisi, bunun doğru olup olmadığı sorulduğunda “Vallahi ben uçan deve görmedim, ama bir semer gördüm, gökten düştü diyorlardı…” diye yanıtlar, o semtte de bu kez yine haftalarca Arabistan’da develerin uçtuğu konuşulurmuş…

*

Anladınız mı Şıracı’nın şahidinin Bozacı olduğunu?

Advert
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİRX
ÖZCAN ULUPINAR KAFAYI YEMİŞ!
ÖZCAN ULUPINAR KAFAYI YEMİŞ!
BİZ DE BELGELER KONUŞUR!
BİZ DE BELGELER KONUŞUR!